Anasayfa / Asteroidler / Abiyogenez ve Panspermia Teorisi

Abiyogenez ve Panspermia Teorisi

Bu gördüğünüz iki farklı kelime, tanım literatür birbirinden çokta farksız değil aslında.Önemli olan neye inanmak istediğimizdir.Kendi galaksimizi bile tam anlamıyla gözlemleyemiyoruz ama yaşam hakkında teori üretiyor atıfta bulunuyoruz.Peki biz kendimizi ne kadar biliyoruz ? Bizim için yaşam nedir ? Sanırım yaşamın kökenini çözmüş değiliz, eğer çözseydik bu tip kavramlar, terimler bize çok basit gelir ve bu tip teoriler üretmezdik.Yaşamız şifresi kendimizde mi saklı ? En önemlisi de ne zaman çözeceğiz ? Şimdi Abiyogenez ve Panspermia teorisi hakkında ki yazıyı okuyacaksınız.

Abiyogenez  Nedir ? Tanımı

Terim Abiyogenez (ingilizce: Abiogenesis)
Canlılığın ve canlılığa dair temel organik moleküllerin; cansızlıktan ve inorganik moleküllerden, doğal yollarla, kimyasal evrim süreciyle ortaya çıkmasını sağlayan sürecin adı. Abiyogenez Teorisi çerçevesinde bu olay, günümüzden 4 milyar kadar yıl önce Dünya’da yaşanmıştır; ancak Dünya dışında başka gezegenlerde yaşanmış ve/veya yaşanıyor olması ihtimali de bulunmaktadır.

Panspermia Nedir ? Tanımı

Panspermia, en geniş tanımıyla canlılığın gezegenler arasında geçiş yapabilmesi demektir. Kelime anlamı olarak Antik Yunan dilinde “tüm tohumlar” demektir. Bundan da anlaşılabileceği gibi, yaşamın tohumlarının tüm Evren’e dağılabileceğini ileri sürer. Dünya’ya uyarlayacak olursak, gezegenimize hayatın çok uzun zaman önce (3.8 milyar yıl önce), bir diğer gezegenden taşındığını ileri süren argümandır. Bu argümana göre hayat meteoroidlerle, asteroidlerle ve gezegenoidlerle bir gezegenden bir diğerine, bir galaksiden bir diğerine, Evren’in bir “ucundan” diğerine taşınabilmektedir. Bu görüşe göre yaşam sadece 1 defa başlamış olmak zorunda değildir. Birden fazla defa, birden fazla noktada başlamış ve Evren’de çeşitli uzay olaylarıyla taşınmış olabilir.

hipotez ilk ileri sürüldüğünde ciddi bir şüpheyle yaklaşılmıştır ve kimse üzerinde durmamıştır. Resimde, bu görüşü anlatmak amacıyla yapılmış çizimlerden biri görülmektedir. Ancak ilerleyen zamanlarda yeni keşiflerin yapılmasıyla birlikte yeniden gündeme gelmiş ve günümüzdeki bir takım bilim insanınca konu üzerindeki araştırmalar sürdürülmüştür, sürdürülmektedir.”

Bu hipotez ilk ileri sürüldüğünde ciddi bir şüpheyle yaklaşılmıştır ve kimse üzerinde durmamıştır. Resimde, bu görüşü anlatmak amacıyla yapılmış çizimlerden biri görülmektedir. Ancak ilerleyen zamanlarda yeni keşiflerin yapılmasıyla birlikte yeniden gündeme gelmiş ve günümüzdeki bir takım bilim insanınca konu üzerindeki araştırmalar sürdürülmüştür, sürdürülmektedir.

Panspermia’yı, eldeki bazı güçlü bulgular ve birden fazla bilimsel gerçeği son derece mantıklı bir şekilde birbirine bağlayabilmesi açısından bir kuram (teori) olarak ele alabiliriz. Elbette ki günümüzün ve bilim tarihinin en güçlü kuramlarından olan Evrim Kuramı, İzafiyet Kuramı, Kuantum Mekaniği gibi aşırı bir güce sahip olmasa da, teoriliğinin başlangıcında olan, önemli bir bilimsel düşünce sistemi olarak görmemiz faydalı olacaktır.

Panspermia ile ilgili olarak anlaşılması gereken ilk ve en önemli nokta, bu kuramın hayatın başlangıcı ve/veya Evrim’i ile ilgilenmemesidir! Panspermik görüşün ortaya çıkmasıyla birlikte, “canlılık” dediğimiz kavrama dair 3 kısmın var olduğu fark edilmiştir; daha doğrusu bu 3 aşamanın varlığının keşfiyle Panspermia görüşü ortaya çıkmıştır:

  1. Canlılığın Başlangıcı
  2. Canlılığın Yayılımı
  3. Canlılığın Evrimi

İlk aşama, insan türünün “canlı” olarak tanımladığı kriterlere uygun varlık tiplerinin oluşumudur, bu yüzden “başlangıç” olarak ele alınır. Bu konu, elbette bilimin en önemli ilgi alanlarının başında yer alır. Bu alanla Evrimsel Biyoloji ilgilenmez, “başlangıç kuramları” olarak adlandırdığımız ve sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar kuram ilgilenir. Bunlardan günümüzde bilinen en güçlüsü ve en yaygın olarak kabul göreni, Abiyogenez Kuramı‘dır. Zaten tüm yazı dizimiz temel olarak bu konuyla ilgiliydi, o yüzden tekrar detaylarına girmemize gerek yok. Kısaca bu noktaya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak: Abiyogenez, canlılığın cansızlıktan başladığını ortaya koyan bir kuramdır. Abiyogenez Kuramı haricinde artık günümüzde bilimsel hiçbir geçerliliği kalmamış olan, ancak bilim tarafından çürütüldüğü için hala bilimin tarihinde yer alan New Age İddiaları (canlılığı uzaylıların başlattığı ve yönettiği ile ilgili iddialar), Ototrof Hipotezi (canlılığın başlangıcında sadece bitkilerin var olduğunu iddia eden hipotez), Yaratılış İddiası (doğa üstü bir gücün yaşamı başlattığına dayanan iddia) ve benzerleri bulunmaktadır. Denildiği gibi bunlar artık bilimsel açıdan hatalı veya ispatsız mitler olarak sınıflandırılmaktadır. Belirttiğimiz gibi, Abiyogenez Kuramı’nın açıklayıcı gücü sayesinde bu ikincil açıklamaların hiçbirine gerek kalmamıştır. Zaten bunlar arasında yer alan “ototrof hipotezi” haricinde hiçbiri temelleri gereği bilimsel yaklaşımlar değildir.

Canlılığın başlangıcından sonra nasıl yayıldığı ile ilgili olarak uzun süre kimse düşünme ihtiyacı hissetmemiştir. Doğrudan, 3. basamağa atlanmış ve canlılığın nasıl çeşitlendiği ile ilgilenilmiştir. Zaten söylememize gerek kalmayan bir şekilde, günümüze bu konuyu açıklayan tek bilimsel kuram Evrim Kuramı’dır ve bu kuramın açıkladığı, doğada her an gözlenebilen evrim gerçeğidir (doğa yasası). Tüm Makale Arşivi’miz bu kuramı ve bu doğa yasasını ele aldığı için burada herhangi bir ek açıklamaya gerek duymuyoruz.

Ancak 1. basamaktan 3. basamağa geçişin önemli bir sorunu vardır: Canlılığın sadece Dünya’da başladığını ve burada kaldığını ön kabul olarak görmek gereklidir. Ne var ki elimizde buna dair hiçbir veri bulunmamaktadır. Dünya isimli gezegenin bildiğimiz anlamıyla canlılığın sürmesi için gerekli koşulları sağladığı bir gerçektir. Ancak Dünya üzerinde yaşayan bazı canlı formları, Dünya’nınkiyle alakası bile olmayan koşullarda yaşayabilirler (ekstremofil olarak adlandırılan Arkeler veya Tardigrada şubesinden olan hayvanlar gibi). Bu canlıların varlığı, bir anda insanların aklında bir şimşek çakmış ve “Acaba Dünya’ya yaşam bir diğer gezegenden taşınmış olabilir mi?” sorusunu doğurmuştur.

İşte bu soru, Panspermia Kuramı’nın temelini oluşturmuştur. Günümüzde, Panspermia’nın karşısında durabilecek herhangi bir “sürdürülebilirlik kuramı” bulunmamaktadır. Yani yaşamın başlangıcıyla yayılımı arasındaki süreci doldurabilen herhangi bir güçlü açıklama bulunmamaktadır. Panspermia’ya karşı olarak ileri sürülebilecek diğer kuram, yaşamın sadece ve sadece Dünya’da başladığı ile ilgili olacaktır. Ancak bu iddianın doğrudan doğrulanması çok zor olduğu için, bilim insanları daha çok Panspermia’nın yanlışlanması üzerine gitmektedirler. Dolayısıyla Panspermia Kuramı, yukarıda açıkladığımız Canlılığın Yayılımı basamağını ele alan tek ve en güçlü kuramdır.

Hemen her kuramda olduğu gibi, Panspermia Kuramı’nın da kökenleri Antik Yunan filozoflarına kadar gitmektedir. İlk olarak Milattan Önce 5. Yüzyıl’da İzmir’in Klazomenai ilçesinde yaşamış olan Anaksagoras (aşağıdaki fotoğrafta) tarafından ileri sürülmüştür. Daha sonra uzun yıllar unutulan bu kuram, 1834’te Jöns Jacob Berzelius, 1871’de William Thomson Kelvin, 1879’da Hermann von Hermholtz, 1903 yılında Svante Arrhenius, 2001 yılına kadar Sir Fred Hoyle ve günümüze kadar Chandra Wickramasinghe tarafından gündeme yeniden getirilmiş ve güncel bilgilerle birleştirilerek geliştirilmiştir. Tekrar edelim, Panspermia’yı bir “kuram” yapabilecek kadar fazla bilimsel gerçek, gayet güzel bir şekilde bir araya getirilebilse de, günümüzde Panspermia’yı pozitif olarak destekleyecek ya da tamamen çürütebilecek tek bir veri dahi bulunmamaktadır. Bu yüzden şu anda “askıda” olan bir kuram olarak görülmektedir. Öte yandan günümüz bilim insanlarının, özellikle de astrobiyologlarının büyük bir kısmı Güneş Sistemi’nin dışından Dünya’ya kadar bir canlının hayatta kalarak ulaşmasını pek mümkün görmemektedirler. Yine de bilim dünyasındaki az sonra değineceğimiz bazı gelişmeler, insanın aklında soru işaretleri doğurabilmektedir.

Panspermia Mekanizmaları

Uzun bilim tarihi içerisinde, özellikle astronomide yapılan gelişmeler sonucunda birçok Panspermia Mekanizması ileri sürülmüştür. Bunlar, en geniş olarak 2 ana kategoride toplanmaktadır: Galaksiler Arası Geçiş ve Gezegenler Arası Geçiş. Bunlardan ilki, farklı yıldız sistemleri arasında yaşamı taşıyabilecek kuyruklu yıldızlar veya dev meteorlar gibi gök cisimlerinin varlığı üzerine kuruludur. İkincisi ise aynı yıldız sistemi içerisindeki farklı gezegenlerin arasında, küçük taş ve kaya parçalarının koparak hareketinde dayalıdır. İkisinin de olabilirliği günümüzde net bir şekilde bilinmektedir, özellikle de Dünya üzerinde bulunan ve sadece Mars’ta görülen bazı bileşenleri içeren kayaların varlığı, ikinci kategorinin olabilirliğini gözler önüne sermektedir.

Bu yaşam geçişlerindeki en büyük sıkıntı, elbette ki canlılığın gezegenler arası boşluk olan uzayda hayatta kalmaları problemidir. Dünya üzerindeki canlıların çok büyük bir kısmı bu boşlukta 1 saniye bile hayatta kalamazlar. Ancak hepsi değil. 2006 yılında Thomas Dehel isimli bir bilim insanı “plazmoid manyetik alanları” isimli fiziksel olayların, gezegenlerin manyetosferlerinden yaşam sporlarını, uzay boşluğunu ölmeden geçebilecekleri hızda fırlatabileceklerini ileri sürmüştür. Daha sonradan NASA’nın başlattığı “Yıldız Tozu Görevi” (Stardust Mission), kuyrukluyıldızların üzerinde glisin gibi yaşamı oluşturan temel, organik yapıtaşlarından bazılarının bulunduğunu tespit etmiştir.

Bu durumda, şimdiye kadar bulunan ve Panspermia Kuramı’nı destekleyen bazı verileden bahsetmek faydalı olacaktır:

Panspermia Kuramı’nı Destekleyen Veriler

1. Arkeler: Bu zor koşullar arasında, uzay boşluğunda dayanılması gereken morötesi radyasyon, proton bombardımanları ve aşırı soğuklar da bulunmaktadır. Ancak uzay boşluğunda “sıcaklık”, yaklaşık -270 santigrat derece civarındadır. Dünya üzerinde bu kadar soğuğa dayanabilen bir Arke şimdilik bilinmemektedir. Öte yandan Dünya’da var olduğu düşünülen on milyonlarca prokaryottan (arke ve bakteriden) sadece birkaç on bin tanesini tanıdığımız düşünülürse, ilerleyen zamanlarda hangi türleri keşfedeceğimiz merak konusudur.

2. Su Ayısı (Tardigrada):

Tardigradlar, ancak temel olarak Hayvanlar Alemi’nde yer alan 8 bacaklı, kısımlı vücut planına sahip bu hayvanlar Himalaya Dağları’nın 6.000 metrelik tepelerinde yaşadıkları gibi, okyanusların 4.000 metrelik derin tabanlarında da yaşayabilmektedirler. En büyükleri 1.5 milimetre boyuna ulaşabilen bu hayvanların en küçükleri 0.1 milimetreden kısadır. Ancak onları büyüleyici kılan, yaşadıkları ortamlardaki adaptasyonlarından ötürü aşırı koşullara da dayanabilmeleridir. Tardigratların birkaç türü -271 dereceye kadar hayatta kalabildikleri gibi, +151 dereceye kadar da normal yaşamlarına devam edebilirler. Bu canlılar üzerinde Eylül 2007’de yapılan bir deneyde, bir grup tardigrat FOTON-M3 görevi ile uzaya çıkarılmış, 10 gün boyunca uzay boşluğunun tüm koşullarına doğrudan maruz bırakılmış ve geri döndürüldüklerinde uzay boşluğunda hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarını sürdürdükleri ve hatta yumurtladıkları keşfedilmiştir. Mayıs 2011’de yapılan bir diğer uzay görevinde bu bulgular tekrarlanmış ve uzay boşluğunda yaşayabilen bazı canlıların Dünya üzerinde bile evrimleşebilecekleri keşfedilmiştir. Tüm bunlar göz önüne alındığında, türümüzün evrimsel açıdan aslında en azından fiziksel kapasite olarak ne kadar da zayıf olduğunu düşünmemek elde değildir.

3.  Meteoroidlerdeki Buluntular

NASA ve Dünya’daki diğer uzay birimleri, göktaşlarının nice tiplerini sürekli olarak incelemeye almaktadırlar. Yapılan ayrıntılı araştırmalarda, bazı meteoroidlerde:

  • aminoasitler (sol-el yapısındakiler)
  • bakteriler
  • karbon

keşfedilmiştir. Her ne kadar meteoroidlerdeki bakteriler halen tartışma konusu olsa da, aminoasitlerin varlığı ve karbon elementinin bolca bulunması, canlılığın temellerinin atılabileceği fikri için yeterlidir. Bakterilerin tartışmalı olma sebepleri, çoğu zaman Dünya’ya meteorun düşmesiyle, bulunup test edilmesi arasında geçen sürede kontaminasyon (Dünya’da zaten var olan bakterilerin taşın üzerinde yayılması) gerçekleşmesinden ötürü bakterilerin çarpmadan önce mi, sonra mı var olduklarının tespit edilmesinin güçlüğüdür. Ancak az sonra değineceğimiz bazı veriler, bu soru işaretlerini bir miktar da olsa azaltmaktadır. Sol-elli aminoasitlerin göktaşlarında bulunması oldukça heyecan vericidir; çünkü Dünya’daki canlılığın büyük bir çoğunluğunda sol-elli aminoasitler bulunmaktadır. Bu durumda göktaşları, vücudumuzdaki aminoasitlerin kaynağı olma potansiyeli taşımaktadır.

4. Sporlar ve Kristal Yapı

Pek çoğumuzun lise bilgilerinden hatırlayacağı gibi bazı canlılar ve özellikle sporlar üreyen bakteriler ve virüsler, zor koşullarda kendilerini “dondurarak” uzun süreler bekleyebilirler. Bu yapıların varlığı, uzay koşullarında kendisini dondurup, bir gezegene indiğinde eğer ki koşullar uygunsa üremeye devam edebilecek sporların ve kristalize olmuş virüslerin yaşamı taşıyabileceği fikrini akla getirmektedir. Virüsler, tek başlarına hayat taşımaya yeterli olmasa da, evrimsel süreçlerin öngörülmesinin güçlüğünden ötürü virüslerden bile canlılığın evrimleşebileceğini düşündürmektedir.

5. Mars Gibi Bazı Gezegenlerin Yapısı

Mars gezegeninin bazı özellikleri, yaşamın oluşabilmesi için Dünya’nınkinden daha iyidir veya bir zamanlar daha iyiydi. Örneğin Mars’ta proton bombardımanlarına daha az rastlanmaktadır ve yerçekiminin daha az olması, canlılığın evrimini hızlandırabilmektedir. Öte yandan Mars’ın tarihi incelendiğinde, Dünya’dan daha öncelerinden itibaren oksijenli bir atmosfere sahip olduğu ve sıcaklık açısından Dünya’dan daha dengeli olduğu görülmektedir. Ne var ki gezegenler geçmişinde bir noktada, Güneş’te meydana gelen bir patlamanın doğrudan Mars’ı hedef almasından ötürü (tesadüfen), Mars’ın atmosferini neredeyse tamamen kaybettiği düşünülmektedir. Bu tehlike, her an, her saniye Dünya için de bulunmaktadır. Üstelik 2013 yılı itibariyle Mars’ta net bir şekilde suyun tespit edilmesi, bu “kardeş gezegenin” bir zamanlar yoğun bir canlılık barındırmış olabileceği fikrini kuvvetlendirmektedir.

6. Abiyogenez Kuramı ve Miller-Urey Deneyleri

Daha önceki yazılarımızdan da hatırlayabileceğiniz gibi Miller-Urey Deneyleri’nin en güçlü tarafı, Evren içerisindeki herhangi bir gezegendeki, herhangi koşullara uygun şekilde modifiye edilerek tekrar tekrar uygulanabilmesidir. Örneğin Miller-Urey Deneyleri sadece Dünya için yüzlerce farklı ihtimal gözetilerek, yüzlerce farklı defa tekrarlanmıştır. Temel olarak bu deneyler canlılığın atmosfer içerisinde, okyanus yüzeylerinde ve okyanus diplerindeki volkanik bacalar civarında oluşabileceğini ön kabul alarak yapılmıştır (en muhtemel olarak 3. olasılık öne çıkmaktadır). Ancak dediğimiz gibi bu deneylerin, herhangi bir gezegenin, herhangi bir bölgesinin koşulları göz önüne alınarak tekrarlanması mümkündür.

Bu durumda, Miller-Urey Deneyleri’nin geliştirilmesiyle, Dünya’daki yaşama benzer en uygun gezegen koşullarının tespit edilmesi sağlanabilir. Bu deneylerin sorunu, 1 hafta içerisinde sonuç veriyor olsalar dahi, uzun vadeli sonuçlarının yine de yıllar içerisinde çıkmasıdır. Örneğin Stanley Miller’ın 1960’larda yaptıkları deneylerde sakladığı bazı deney tüpleri günümüzde ortaya çıkarılmış ve 40 küsür yıllık süreçte, Miller ve Urey’in keşfettiğinden çok daha fazla canlılık molekülünün cansızlardan evrimleştiği ortaya konulmuştur. Bunların detaylarını önceki yazılarımızda verdiğimiz için tekrar değinmek istemiyoruz.

Benzer kriterler diğer gezegenlerde uygulanarak, yaşam ihtimalleri önceden ortaya konulabilir. Tabii bu yöntemin zorluğu, istenilen gezegene ulaşmadan tüm koşulların keşfedilememesidir. Dediğimiz gibi Panspermia yaşamın nasıl başladığı ile ilgilenmez, nasıl yayıldığı ile ilgilenir. Panspermia da en nihayetinde Abiyogenez Kuramı’ndan gücünü alıp, bu gücü Evrim Kuramı’na ileten bir aracı kuram olarak karşımıza çıkmaktadır.

Panspermia’ya Kanıt Teşkil Eden Somut Veriler

Tüm bu veriler ışığında, bazı elde edilmiş verilere değinmek istiyoruz:

1. Viking Biyolojik Deneyleri: 1976 yılında Mars’a 4 farklı defa inen Viking uzay araştırma gemisinden sadece 1 tanesinde yapılan İşaretli Salınım deneyleri, yaşama dair bazı izler verebilecek sonuçlar üretmiştir. Daha sonra yapılan araştırmalar, elde edilen bulguların organik olmayan kimyasal tepkimelerden kaynaklandığını ortaya koysa da, deneyi hazırlayan bilim ekibi hala bulgularının Mars’ta hayat olabileceğini gösteren metabolik faaliyetlere delil oluşturduğunu düşünmektedir.

ALH84001 Meteoroidi

2. ALH84001 Meteoroidi: Mars’tan gelen bu meteoroit, 1996 yılında keşfedilmiş ve içeriğinde nanobakterilerin bulunduğu Dünya’ya ilan edilmiştir. Bu olay büyük ses getirmiş ve kısa sürede sadece Panspermia’nın değil, Abiyogenez’in de bir kanıtı olarak ileri sürülmeye başlamıştır. Bu veriler halen hiçbir bilim insanı tarafından çürütülememiştir ve halen bu meteoroid Mars’ta şu anda olmasa bile eskiden yaşam olduğuna dair en güçlü kanıtları sunmaktadır. 2009 yılında Johnson Uzay Merkezi’nden Prof. Dr. David McKay, bu meteoroidde bulunan magnetit kristallerinden yola çıkarak Mars’ta bir zamanlar en azından bakteriyel boyutta yaşam olduğunu keşfettiklerini açıklamıştır.

3. D’Argenio Bulguları: 11 Mayıs 2011 yılında Naples Üniversitesi’nden jeolog Bruno D’Argenio ve moleküler biyolog Giuseppe Geraci, buldukları bir meteoroidi incelemiş ve içerisindeki kristal yapılara gömülü bakteriler keşfettiklerini ilan etmişlerdir. Araştırmacılar aşırı yüksek sıcaklıkta ve yoğun alkolde meteoroidi sterilize etmişler, ancak bakteriler hala yaşamaya devam etmiştir. Tüm bunlar sonucunda, öldüklerini düşündükleri bakterileri, uygun bir besin ortamında yeniden hayata döndürebilmişlerdir. Bu canlılar üzerinde yapılan DNA analizleri, bu bakterilerin Dünya üzerindeki hiçbir bakteri grubuyla birebir aynı olmadığını göstermiştir. Araştırmanın en ilginç sonucu, bu bakterilerin genlerinin geçmişinin 4.5 milyar yıl öncesine kadar gittiğini keşfetmeleridir. Bilindiği üzere Dünya’nın oluşumu bile ancak 4.5 milyar yıl kadar eskiye gitmektedir ve 3.8 milyar yıl öncesinden daha eskisinde bir canlı hayatının olmadığı bilinmektedir. Bu da, bakterilerin Dünya’dan bile eski olabileceği fikrini doğurmaktadır. Daha da ötesi, yapılan araştırmalar bu bakterilerin Dünya üzerinde bulunan Bacillus subtilis ile akrabalıkları olabileceğini ortaya koymaktadır.

4. Hint Uzay Araştırmaları Organizasyonu: Chandra Wickramasinghe tarafından yönetilen bir Hint ve İngiliz araştırma grubu 2001 yılında Hindistan’ın Hyderabad kenti üzerindeki hava örneklerinde bazı yaşam formlarına rastlandığını göstermişlerdir. Bu hava örnekleri yerden 41 kilometre yukarıdan toplanmıştır ve bu noktaya, Dünya tabanı veya yüzeyinden herhangi bir hava molekülünün ulaşması olanaksızdır. Hava örneklerinden 2 bakteri (Bacillus simplex ve Staphylococcus pasteuri) ve 1 mantar (Engyodontium album) türü çıkarılmıştır ve deneyde hiçbir kontaminasyon olmadığı metodik olarak gösterilmiştir. Bu bakteri ve mantar türlerinin karadan veya havada, 41 kilometre yükseğe ulaşabilmeleri olanaksızdır; ancak stratosferde bu canlılara rastlanabilmiştir. Bu da, Panspermik bir aktarımın olabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgulara NASA, SETI ve aynı üniversiteden bazı diğer bilim insanlarının tepkisi olmuş olsa da, net bir çürütme yapılamamıştır. Tek argüman olarak bu bakteri ve mantarların, Dünya üzerinde yaşayan türdaşlarından farklı bir adaptasyon geçirmemiş olmaları verilmiştir. Aynı organizasyon, 2005 yılında çok daha kapsamlı olarak yapılmış ve 20 kilometre ile 40 kilometre yükseklik arasından onlarca örnek toplanmıştır. Araştırmalar sonucunda toplamda 12 bakteri türü ve 6 mantar türü keşfedilmiştir. Bunların isimlerini tek tek vermeyeceğiz, ancak yapılan araştırmalar bu türlerin yeryüzünde yaşayan türdaşlarından morötesi ışımaya çok daha dirençli olduğunu, soğuğa daha dirençli olduklarını göstermiştir. Bunlar, Panspermia Kuramı ile ilgili çok güçlü bulgulardır.

Elbette, böylesine güçlü ve ilgi çekici bir kuramla ilgili çürütülmüş bazı veriler de bulunmaktadır. Örneğin Surveyor 3 isimli uzay aracıyla getirilen bazı bakterilerin uzaydan geldiği iddia edilmiş, ancak bu bakterilerin en başından beri aracın yüzeyinde bulunduğu keşfedilmiştir.

Benzer şekilde, bazı insanlar hayal güçleri ve hırslarıyla bu kuramı lekelemek adına bazı sahtekarlıklara da imza atmışlardır. 1965 yılında keşfedilen Orgueil asteroidinden elde edilen veriler ile yazılarımız arasında bulabileceğini spontane jenerasyon fikri hortlatılmaya çalışılmış, ancak bu sahtekarlık kısa sürede bilim insanlarınca açığa çıkarılmıştır.

Panspermia Kuramı’na Karşı Gelenlerin Dayanakları

Elbette Panspermia Kuramı halen genel geçer olarak kabul edilmiş bir kuram değildir ve aşırı sayıda açığı bulunmaktadır. Bazı bilim insanları bu açıklara dikkat çekerek bu kurama karşı gelmektedirler.

1. Evren’in Düzensizliği: Yaşam için gerekli olan elementlerin oluşabilmeleri ve biyokimyasal tepkimelerin oluşabilmesi için bazı temel kuralların Evren’in ilgilenilen köşesinde bulunması gereklidir. Dünya üzerinde gerçekleşebilen tepkimelerin büyük bir kısmı, Evren için “genel geçer” olarak geçerli değildir. Bu yüzden bilim insanları Panspermik bir yaklaşım yerine, uzayda Dünya’dakine benzer koşulları olan alanların tespit edilip, buralardaki Abiyogenetik oluşumların incelenmesi gerektiğii savunmaktadırlar.

2. Uzayın Zarar Vericiliği: Uzay boşluğu, insanın hayret edeceği kadar kaotik (düzensiz) bir ortamdır. Bu ortamda yaşayabilen az sayıda canlı bulunmaktadır ve bunların bir gezegende yaşam başlatabilmeleri çok düşük bir ihtimaldir. Ancak en azından, yukarıda sayılan canlıların bu zorlu koşullarda yaşayabildikleri bilim insanlarınca tartışmasız kabul edilmektedir.

3. Çarpmanın Yok Ediciliği: İddia edildiği üzere gök cisimleri ile taşınan canlıların, meteoroidlerin gök cisimlerine çarpmasıyla oluşturdukları kaotik ortamda yaşamaları olanaksız görülmektedir. Eğer ki bu canlılar özenle bir ortama taşınılıp bırakılsalardı, bahsedilen yaşamın aktarılması mümkün olabilirdi. Ancak meteorların çarpmasıyla oluşan sonuçlar, yaşamın, daha doğrusu o meteor üzerindeki canlıların sağ kalabilmelerini olanaksızlaştırmaktadır.

4. Canlılığın Oluşabilmesinin Güçlüğü: Abiyogenez Kuramı’nın ortaya koyduğu üzere canlılığın oluşabilmesi için gereken deneme-yanılma ve seçilimlerin miktarı aşırı fazladır ve çok uzun zaman dilimleri gerektirmektedir. Her ne kadar Evren’in 13.5 milyar yıllık bir geçmişi olsa da, bu süre bile Evren’in birden fazla noktasında yaşamın başlamasını güçleştirmektedir. Bu yüzden bazı bilim insanları yaşamın sayısız gezegende oluşmasına şüpheyle yaklaşmaktadır. Öte yandan, Kaos Teorisyenleri’nin ortaya koydukları gibi, kimi zaman en beklenmedik olaylar bile birden fazla defa gerçekleşebilmektedir. Bu sebeple yaşamın birden fazla galakside oluşmuş olmasına gayet muhtemel gözüyle bakılmalıdır. Henüz hiçbir Dünya dışı yaşama rastlanmamasından ve aynı zamanda Evren’in milyarda birinin bile henüz araştırılmamış olmasından ötürü iki iddia da asılı konumdadır, zaman, hangi tarafın haklı olduğunu daha net bir şekilde gösterecektir.

5. İlk Canlının Dayanıklılığı: Panspermia Kuramı’nın en güçlük çektiği konulardan biri ise, oluşacak olan ilk canlının Panspermia Kuramı’nın iddia ettiği yollarla aktarılabilecek kadar dayanıklı olması gerektiğidir. Ne var ki bu hem Evrim Kuramı ile hem de Abiyogenez Kuramı ile çelişmektedir. Her ne kadar günümüz aydın Panspermia savunucuları, Abiyogenez ile başlayan ilkin yapıların Evrim yoluyla çeşitlenmesinden sonra bazı güçlü yapıların galaksiler ve gezegenler arasında iletilebilmesinin mümkünlüğüne işaret etseler de, pek çok bilim insanı dahi olmayan, eski New Age akımlarına kapılan savunucusu, Panspermia Kuramı’nı kullanarak bir yaratıcı gücün varlığına işaret etmektedirler. Tabii ki tüm bunlar Occam’ın Usturası’na ve genel olarak bilimin ilkelerine takılarak, üzerinde durulmayan, komik ve popüler iddialar olmalarına sebep olmaktadır. Bizler, bilim insanları olarak bu kuramın son derece bilimsel temellerde geliştirilmesi gerektiğini savunuyoruz.

SONUÇ:

Ne kadar dünya’da tohumlanmış, filizlenmiş yada dünya dışından gelen bir mikro organizma olsakda bir gerçek var ki corbon atomundan oluşuyoruz.Evren’de ki gözümüz henüz tam anlamıyla açılmış değil, bu yüzden yaşamın kökenini bulamıyoruz.Yanlış yerden başlamıyoruz, yanlış yerden bakıyoruz.Bir kaç göktaşını inceleyerek evrenin carbon’dan,demirden,kalsiyum’dan, ibaret sanıyoruz.Belki de evrenin farklı yerlerinde silisyum atomundan türemiş yaşam formları bulunuyordur..Yada daha da ötesi.

kaynak adresi

Bu Yazıya Puan Ver

0

User Rating: Be the first one !

Hakkında kozmosungizemleri

Sizin İçin Seçtiklerimiz :)

Eski Medeniyetlerde 5 Farklı Kurban Ritüeli

Tanrılar ya da bir inanç uğruna canlıların kurban edilmesi geleneğinin kökeni binlerce yıl öncesine dayanıyor. …